ÜÇ ÖĞÜT
ÜÇ ÖĞÜT
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde bir delikanlı varmış. Bu delikanlı, anne babasıyla yaşar, kıt kanaat geçinir giderlermiş. Gün gelmiş, baba oğlunu karşısına almış.
— Evladım, annen de ben de yaşlandık. Bu yaştan sonra çalışmamız, para kazanmamız zor. Yiyeceğimiz az, paramız da. Senin artık kasabaya gidip bir iş tutma vaktin geldi, demiş.
— Tamam, demiş oğlan.
Sırtında bir döşek, elinde bir tencereyle kaşık, yollara düşmüş. Yoruldukça döşekte yatmış, acıktıkça tencerede yemeğini pişirip kaşıklamış. Böyle böyle üç gün üç gece geçmiş. Sonunda kasabaya varmış. Varmış ama kimse bu delikanlıya iş vermiyormuş. En sonunda bir ihtiyarın tarlasını ekip biçtiğini görmüş.
— Bana verecek işiniz var mı, ben tarlanızı ekerim de biçerim de, demiş.
İhtiyar yaptığı işi bırakmış, bakmış ki temiz yüzlü bir oğlan,
— Gel bakalım, demiş. Ama karşılığını iş bitince veririm.
— Tamam, demiş oğlan. Başka da çaresi yokmuş ki…
Delikanlı gündüzleri tarlada çalışıyor, akşamları da ihtiyarın evdeki işlerine yardım ediyormuş. Ev de evmiş doğrusu… O kasabadaki en güzel, en görkemli evde oturuyormuş ihtiyar. En üst katına çıkıp da şöyle uzaklara doğru bakınca delikanlı, kendi köyünü bile görür gibi oluyormuş.
Bir sabah, işlerine başlamadan önce yine evin çatısından etrafı izliyormuş. O an, annesini, babasını, köyünü ne kadar çok özlediğini fark etmiş. İhtiyar ev sahibine gidip artık köyüne dönmek istediğini söylemiş.
—Tamam, demiş ihtiyar. Bekle de hizmetinin karşılığını vereyim.
Böyle söyleyip evin kilerine inmiş. O esnada delikanlının aklından neler geçiyormuş neler. “Kim bilir ne kadar çok para verecek…” diye düşünüyormuş. Delikanlı paraları, çil çil altınları düşünedursun, ihtiyar kilerden bir küp peynirle çıkagelmiş.
— Al bakalım, demiş delikanlıya. Hizmetinin karşılığı, bir küp peynir. Ama şimdi bana söz ver, köyüne varmadan bir parçasını bile yemeyeceksin.
Delikanlı şaşkınlıkla bir peynir küpüne bir ihtiyara bakıyormuş.
— Söz veririm tabi. Ama emeğimin karşılığı bu kadar mı, diyebilmiş en sonunda.
İhtiyar cevap vermiş:
— Değil elbette. Sana üç tane de öğüt vereceğim, çil çil altın versen satın alamayacağın kadar kıymetli öğütler.
Delikanlı gönülsüz, sormuş:
— Nedir bu öğütler?
— Bak evladım. Birincisi, kuzuya kızıp kurtla dost olma. İkincisi, verdiğin sözü her zaman tut. Üçüncüsü, her zaman doğru bildiğini söyle.
— İyi de, demiş delikanlı. Ben bunları daha önce de duymuştum. Neyse, yolum uzun. Allahaısmarladık.
Delikanlı dönüş yoluna koyulmuş. Daha kasabadan çıkmadan karşısına bir adam çıkıvermiş.
— Delikanlı, demiş. Günlerdir sizi izliyorum. O kadar çalıştın, tarlayı ektin, biçtin. Karşılığı şu elindeki bir küp peynir mi olacaktı? Ben bu ihtiyarı bilirim, kileri altın doludur. Sen de evin tüm giriş çıkış yerlerini öğrendin, gel şu ihtiyarı soyalım, demiş.
Delikanlı, ihtiyara biraz kızgın ve kırgınmış. Ama aklına ihtiyarın birinci öğüdü gelmiş: Kuzuya kızıp kurtla dost olma!
Karşısına çıkan adama,
— Hayır, o kadar zaman yanında yaşadım, böyle bir şey yapmam, demiş.
— Sen bilirsin, demiş adam.
Gerçekten de ihtiyarın kilerini soymak için eve gitmiş fakat amacına ulaşamamış. Daha bahçeye adımını atar atmaz bahçedeki köpekler bu kötü niyetli adamı kasabanın dışına kadar kovalamışlar.
Delikanlı ise yola devam ediyormuş. Karnı çok acıkmış. Yanında da küpteki peynirden başka yiyecek yokmuş. Şu peynirden biraz yesem diye düşünmüş. Gerçi ihtiyara köye varana dek bir lokmasını bile yemeyeceğine söz vermiş ama bir lokmadan ne olurmuş ki? O esnada ihtiyarın verdiği ikinci öğüt aklına gelmiş: Verdiğin sözü tut! Böylece peyniri yemekten vazgeçmiş.
Delikanlı köye doğru ilerlerken gece olmuş. Issız bir vadiden geçiyormuş. Karşısına atlı haydutlar çıkmış. Bu haydutlar, tek başına yolculuk yapanların yolunu keser, değerli neyi varsa alırlarmış. Bizim delikanlının da önünü kesmişler.
— Ya paranı ya canını alırız, demişler.
Hem yorgunluktan hem açlıktan iyice bezmiş olan delikanlı çok korkmuş. Sonra aklına ihtiyarın üçüncü ve son öğüdü gelmiş: Her zaman doğru bildiğini söyle! Elindeki küpü göstermiş:
— Ne param var ne altınım. Tüm varlığım işte şu peynir küpü, demiş.
Haydutlar bakmışlar ki bir çulsuz oğlan,
— Hadi git yoluna, ne yapalım senin peynirini, demişler.
Böyle böyle yol bitmiş. Anneyle baba, oğullarının günler süren gurbetten bir küp peynirle dönmesine üzülmüşler üzülmesine ama yapacak bir şey yokmuş. Oğullarını bağırlarına basmışlar. Akşam olunca peynir küpünü sofraya getirmişler. Delikanlı, peyniri çıkarmak için kaşığını küpe daldırınca “çınnn” diye bir ses duymuş. Kaşığı bırakıp üstteki peynirleri kaldırınca bir de ne görsün!
Küpün içi çil çil altın dolu, üzeri de peynirle kaplanmış. Hem delikanlı hem ailesi bu duruma çok sevinmişler. Altınlar sayesinde bolluk ve bereket dolu bir yaşam sürmüşler.