Çocuklar için Masallar

KONUŞAN YAPRAK

 KONUŞAN YAPRAK

Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken,  ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ip koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı. Kaç kaçmaz mısın. Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye.  Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye.  Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye. Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse uzatmayalım, masala başlayalım…

Zamanın birinde, bir ülkede güzel mi güzel, çalışkan mı çalışkan bir genç kız varmış. Bu kızın hayatta en sevdiği şey, eski püskü bir masal kitabıymış. Masal kitabını hep yastığının altında saklar, her akşam bir masal okurmuş. Masal kitabını bu kadar çok sevmesinin asıl sebebi başkaymış, bu eski masal kitabı, annesinden kalan bir hatıraymış.

Belki de bu yüzden genç kız, masalları kendi kendine her okuyuşunda sanki annesinin sesini duyar gibi olurmuş.

Yine bir akşam, uykudan önce en sevdiği masallardan birini okumuş. Gölgesini kaybeden güzel bir genç kız hakkındaymış bu masal, sonra iki kardeş gelip genç kızın gölgesini geri almasına yardımcı oluyorlarmış. “Keşke bana da koşulsuz yardım eden arkadaşlarım olsaydı” diye iç geçirmiş kızcağız.

Genç bir kızın neden yardıma ihtiyacı olur diyeceksiniz, söyleyeyim. Genç kızın çok fazla parası yokmuş. Küçük bir dikiş makinesiyle dikiş diker, diktiği elbiseleri, etekleri pazarda satarmış. Ama tek başına, mum ışığında iki büklüm dikiş dikmek öyle zormuş ki… Ne kadar çok elbise dikip çok para kazanmak istese de haftada bir elbise ancak dikebilirmiş. Onu da hemen ertesi sabah gidip pazarda satar, o parayla da biraz mum, kumaş ve iplik alırmış. Bunları düşünürken ““çıt”” diye bir ses duymuş.

Sesin nereden geldiğini önce anlamamış genç kız, sonra bu sesin beklediği en son yerden, yani masal kitabının içinden geldiğini anlamış.

Kitabı açıp içine bakmış. Sayfaların arasında daha önce hiç görmediği bir çeşit kuru yaprak görmüş.

“Ben bu yaprağı kitabın arasında daha önce nasıl oldu da görmedim?” diye düşünmüş. Şaşkınlığı bununla kalsa iyi. Yaprak bir de dile gelip konuşmaya başlamasın mı!

— Oh, dünya varmış, demiş yaprak. Bir an beni hiç duymayacaksın sandım.

— Sen de nereden çıktın, demiş genç kız.

— Az önce okuduğun masaldaki çocuklar gönderdiler beni. Bizim masalımızı o kadar çok, o kadar severek okudun ki biz de seni yalnız bırakmak istemedik.

Genç kız kuru yaprağa şöyle bir bakmış:

— İyi de sen bir kuru yapraksın. Bana nasıl yardım edeceksin?

Yaprak bu sözlere hiç alınmamış:

— Orasını sen hiç merak etme. Önce şu kumaşlardan başlayalım, demiş.

Demesiyle kızcağızın kumaşları, rengârenk, birbirinden güzel elbiselere dönüşmüş.

— Sana çok güzel elbiseler dikmeyi öğreteceğim, sen de böylece daha çok elbise satabileceksin, demiş kuru yaprak.

Ertesi gün genç kız mutlulukla pazara gitmiş. Elbiselerinin hepsi neredeyse hemen satılmış. Her akşam kuru yaprak ve genç kız, kumaşlardan çeşit çeşit elbiseler dikerler, genç kız da ertesi gün pazara gidip bunları satarmış. Üstelik genç kız, kuru yaprağın sayesinde yeni yeni biçimler öğreniyor, eskisinden daha güzel elbiseler dikebiliyormuş.

Genç kızın kıskanç bir komşusu varmış. Onun artık eskisinden daha çok elbise satıp daha çok mum almasını çok kıskanırmış. “Ne yapıp etmeli, bunu engellemeliyim.” diye düşünmüş. Gerçekten de bulmuş bir yolunu…

Genç kız, o sabah yine elbiselerini alıp pazara gitmiş, ama diğer günlerden farklı olarak bir tane bile satamamış. Herkes şöyle bir bakıyor, sonra da bırakıyormuş elbiseleri. Kızcağız üzgün üzgün eve dönmüş. Kuru yaprakla birlikte elbiselere bir bakmışlar ki ne görsünler! Hepsinin üstünde ya bir yırtık ya bir delik… Kuru yaprağın aklına bir şey gelmiş:

— Beni şu elbiselerin üzerine bir koy bakalım, ben onlara bir dil vereyim.

Genç kız söylenileni yapmış. Gerçekten de elbiseler dile gelmişler. Su yeşili, karpuz kollu elbise konuşmaya başlamış önce. Elbiseler içinde en çok kumaş harcananı ve en uzunu olduğu için kendini en büyük sayıyormuş çünkü:

— Siz bizi hazırlayıp uyuduktan sonra şu komşu kadın elinde makasla eve girdi.

O esnada üzerinde papatya deseni olan etek söze karışmış:

— Hepimizin bir yerini ya söktü ya kesti, bakın bana, papatyalarımın yaprakları yok.

Fırfırlı bebek şapkası da söz almış.

— Benim de lastiklerimi kopardı, demiş.

Genç kız çok üzülmüş. Hem komşusunun yaptıklarına hem de emeklerinin boşa gitmesine… Ama yaprağın bir fikri varmış:

— Sen hiç merak etme, ben şimdi halledeceğim. Bir daha görüşemesek de beni sakın unutma, demiş ve camdan süzülüp gitmiş.

Genç kız yaprağın nasıl çözüm bulacağını merak ediyor, bir taraftan da onu bir daha göremeyeceğini hissediyor, üzülüyormuş. Artık kendisi de yardımsız çok güzel elbiseler dikebilirmiş öğrendikleri sayesinde. Ama yine de bir yaprağın dostluğu her zaman kıymetlidir…

Bu esnada kuru yaprak, kötü kalpli komşunun bacasından içeri süzülmüş. Komşu, uyuyormuş. Yavaşça kulağına yaklaşıp şu sözleri fısıldamış:

— Çok kötü bir şey yaptın. Şimdi gidip tüm yaptıklarını genç kız uyanmadan tamir edeceksin.

Gerçekten de kadın, sanki bu sözleri duymayı bekliyor gibi kalkmış, genç kızın evine yine gizlice girmiş, tek tek tüm söktüklerini dikmiş, kestiklerini onarmış, sonra da hiçbir şey olmamış gibi evine gidip uyumuş. Ertesi sabah uyandığında her yeri ağrıyormuş ama neden olduğunu bilmiyormuş.

Genç kız, sabah uyanınca elbiselerinin yepyeni olduklarını görmüş. Kuru yaprağın bu son hediyesini görünce mutlulukla gülümsemiş.

Aradan günler geçmiş, genç kız pazarda yine elbiselerini satarken bir tellal çıkmış ortaya. Elinde de çok güzel dikilmiş bir kaftan varmış.

Duyduk duymadık demeyin. Şu elimdeki kaftanın aynısını kim dikerse padişahımız onu saray terzisi yapacak, diye bağırmış tellal.

Genç kız, hevesle gidip kaftanı yakından incelemiş. Kaftanın üzerinde altın işlemeler, sırmalar, ne ararsanız varmış. Genç kız da bu yarışmaya katılmaya karar vermiş.

Yarışma günü gelmiş çatmış. Aman ne kalabalıkmış o… Neredeyse ülkenin tüm terzileri oradaymış. Hepsi de kendi diktiği kaftanın padişahın kaftanının aynısı olması için elinden geleni yapmış.

Terziler, elbiselerini tezgâhlarına sermişler. Padişah, tüm elbiseleri sırayla geziyormuş. Genç kızın diktiği kaftanın önüne gelince diğerlerinden daha fazla dikkatini çeken bir şeyin olduğunu fark etmiş.

Genç kız, kaftanın aynısını yapmış yapmasına, ama bir de kaftanın sol köşesine, kurumuş bir yaprak deseni işlemiş genç kız.

Padişah bu fikri çok beğenmiş. O kadar beğenmiş ki kızı saray terzisi yapmakla kalmamış, o güzel yaprağı tüm kaftanlarına işletmiş.

Gelelim konuşan yaprağa… Onu bir daha gören olmamış. Belki masalına dönmüştür, belki de başka bir kitabın arasına saklanmış, onu bulmanızı bekliyordur.

Yorumlar
Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...

 
5 kez görüntülendi