''Ramazan Öğretileri''
RAMAZAN ÖĞRETİLERİ MEDDAH HİKAYELERİ...
Meddah: Huzuru hazirun, cemiyeti irfan, laindir, münafıktır, dinsizdir, kafirdir şeytan, şeytanın lainliğine münafıklığına, dinsizliğine, Rahmanın Birliğine Eyvallah…
Ve geldi Ruhumuzu dinlendirecek Zihnimizi arındıracak Şuurumuzda biriken tüm bulanıklığı Temizleyecek 0lan, On bir ayın Sultanı Şer-i Ramazan Çok şükür, bin şükür kavuşturana.
Hak dostum hak diyerek başlayalım söze…
Hak bir inanç üzere olmak, gerçeği olduğu gibi tesbit etmek, âlemi ve içindeki olayları doğru değerlendirmek istiyorsak gönül gözümüzü açık tutarak kainat kitabını okuyabilme kabiliyetine erişebilmeliyiz.
Çok değerli âlimlerimizden bir hocamız Kainat Kitabımızla ilgili çok güzel bir hitabı var sizlerle paylaşmak isterim.
Kâinat kitabını okuyabilen bir insan, topyekun kainatın, Son derece ince ve hassas bir hesap içinde İlâhî tanzime boyun eğmekte olduğunu görüp;
Âlemin en üstün varlığı olan insanın hesapsız, Gelişigüzel ve nefsaniyete mağlûp olarak hareket etmesinin, Ne kadar akıl, insaf ve izan dışı olduğunu kavrar.
Hayat ve kâinatın manasını idrak edip bu cihandaki vazifesinin ne olduğunu anlar.’’
Alimlerden birisi talebesinin kainat kitabını tam manasıyla idrak etmesi ve ders çıkarması için gezintiye çıkmışlar.
Bir tarlanın yanındaki ağaçlardan birinin Altında eski bir çift ayakkabı görürler.
Belli ki civarda çalışan birisinin ayakkabısıydı.
Talebe hocasına:
Hocam izniniz olursa bu ayakkabıyı saklasak da, sahibi Geldiğinde ayakkabısını bulamayınca, o Anki halini gözlemlesek, ne dersin, der.
Hocası; Ders çıkaralım diye sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine kurmak doğru değildir.
Gel şöyle yapalım;
Sen zengin bir ailenin çocuğusun ve halin vaktin yerinde,
Bu ayakkabının içine bir miktar para bırak,
Sahibi gelip bunu gördüğü zamanki Sevinç halini müşahede edelim, daha iyi olmaz mı der.
-Teklif öğrencinin kafasına yatar ve ayakkabının içine bir miktar para koyar, Hocası ile görünmeyecek şekilde bir Ağacın arkasına saklanırlar.
Bir müddet sonra, ayakkabının sahibi gelir,
Elbiselerini değiştirir ve ayakkabısını giyerken içinde bir şey olduğunu fark eder,
Baktığında içindeki şeyin para olduğunu görür.
Etrafına bakınır, kimseyi göremeyince, dizleri üstüne çöker,
Ellerini açıp:
Ya Rabbi, eşimin hasta, çocuklarımın aç olduğu sence malumdur,
Verdiğin bu nimet için sana sonsuz şükürler olsun, der.
Ve sonrasında gözyaşlarını tutamaz ve uzun süre ağlar.
Hoca ve talebesi bu manzaradan çıkan dersin neticesinde gözyaşlarını tutamazlar...
Hoca talebesine:
Söyle bakalım evladım
Şu an ilk yaptığın tekliften daha mutlu değil misin, der.
Talebesi: Elbette çok daha sevinçliyim hocam, önceleri anlamadığım bir cümlenin Manasını öğrendim.
Hocası nedir o cümle deyince,
Talebesi “Verdiğin zaman, aldığın zamankinden daha mutlu olursun”.
-Hocası öğrencisine:
Bak Evladım;
-Güçlü ve haklı olduğunda Affetmek, vermektir.
-Yokluğunda kardeşine dua etmek, vermektir.
-Haksız iken özür dileye bilmek vermektir.
-Başkasının ırzına kem gözle bakmamak, vermektir.
-İnsanların gönüllerine sevinç ekmek, vermektir...
Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine değil sevinci üzerine kurmak dileği ile hikayemizi tamamlayalım.
Ay açmaz bulut açmaz, Ay buluta kavuşmaz, Hatalarımızı andıkça, Bana gülmek yaraşmaz. A enim canlarım; Akşamdan pilavı pişirdim, Gene karnımı şişirdim, Çok mani diyecektim ama Defteri yolda düşürdüm…
Dostlar defterimin satırları yüreğime nakşettiği için dostları bekletmeden geçelim diğer hikayemize…
Bir adam, güzel bir kızla evlendi. Onu çok seviyordu Bir gün kadının bir deri hastalığı oluştu. Yavaş yavaş güzelliğini kaybetmeye başladı Bir gün kocası bir iş için ayrıldı Dönüş yolunda kaza geçirdi ve görme gücünü kaybetti.
Ancak aile hayatı her zamanki gibi devam etti. Ama günler geçtikçe kadın güzelliğini yavaş yavaş kaybetti. Adam, sevmeye devam etti ve kadın da onu çok seviyordu. Bir gün kadın öldü. Ölümü adama büyük üzüntü getirdi Tüm ritüellerini tamamladı ve şehri terk etmek istedi.
Arkadan bir adam yaklaştı ve koluna girdi e dedi ki:"Nasıl yalnız yürüyeceksin? önceleri karın sana yardım ederdi ırak en yardım edeyim". dedi Adam, cevap verdi "Ben kör değilim karımın yanında öyle davrandım çünkü bu hastalık yüzünden cildinin kötüleşen halini gördüğümü bilseydi kendi hastalığından çok daha çok fazla canı yanar e incinirdi. Ben onu sadece güzelliği için sevmedim, aynı zamanda şefkatli ve sevgi dolu doğasına aşık oldum. Ben o seeple kör taklidi yaptım. Onu Sadece onu mutlu etmek istedim
Velhasıl anlıyoruz ki, birini gerçekten sevdiğinizde, insanınızı mutlu etmek için sonuna kadar yanlarında yürürsünüz ve bazen kör davranmak ve mutlu olmak için başkalarının küçük sorunlarını görmezden gelmek bize iyi gelir. Güzellik zamanla solacak ama kalp ve ruh hep aynı olacak. İnsanı sırf görünüşü için değil, içindekiler için sev
Ve Victor Hugo’nun şu sözünü asla unutma
"Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek Ruhları sevmeyi deneyin."
İÇ GÜZELLİĞİ NEDEN ÖNEMLİDİR?
İç güzelliği insan nezdinde makbul olduğu gibi, Allah nezdinde de makbuldür. Peygamber Efendimiz (asm), “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalplerinize ve amelinize nazar eder.” buyuruyor. Keza iç güzelliği dünya işleri için aranan bir özellik olduğu gibi, ahiret işleri için de aranan bir özelliktir. Müslüman’ın dünyasında geçerli bir akçe olduğu gibi, kâfirin dünyasında da geçerli bir akçedir. İç güzellik dilini anlamayan ve sevmeyen yoktur. Kuşlar, böcekler, hayvanlar anladığı gibi, çiçekler de, bitkiler de anlıyor. Su ve hava gibi mevcudat da anlıyor…
Huzuru hazirun, cemiyeti irfan, laindir, münafıktır, dinsizdir, kafirdir şeytan, şeytanın lainliğine münafıklığına dinsizliğine, Rahmanın Birliğine Eyvallah.
Canlar gelelim son hikayemize…
Üftade Hazretleri ve Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri arasında geçen ” tavuk hikayesini ” bilmeyen yoktur sanırım. Lakin bizi izleyen dostlar arasında bilmeyenler olabilir bende Nasrettin Hocanın Bilenler bilmeyenlere anlatsın düsturuyla Üftade Hazretleri ve Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri arasında geçen o güzel hikayeyi anlatmak isterim.
Kendini bulmak isteyenlerin en çok izledikleri yöntem, bir ilim ve irfan ehli Mürşidi Kâmilin dizinin dibine diz çökmektir. Benliğini ayağının altına almak, ruhunu onun rüzgârına bırakmaktır. Doğru mürşidi bulmak, bulunca onun yolundan gitmek o kadar kolay değildir. Gidilen yolda, bazen işaretçiler yanlış yol gösterir, bazen de yolcular yollarda takılıp kalır…
Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, hocası Üftade Hazretlerinin hizmetinde daha ilk yıllarında talebe iken birçok talebe arkadaşlarının arasında, üstadının yanında ayrı bir yeri vardı. Üftade Hazretleri, müridleri arasında en çok Aziz Mahmud Hüdayi ile ilgilenir, birçok iltifatlar eder ve onun yetişmesine ayrı bir özen gösterirdi. Üstadın Talebesi Aziz Mahmut Hüdayi hazretleriyle fazlaca meşgul olmasını etraftan hisseden birçok talebesi çekemezler ve Üftade Hazretlerine:
— Biz de talebeyiz, onun bizden ne farkı var? diye sitemde bulunurlar hocalarına.
Talebelerin ve bazı müridlerin bu halini gören Üftade Hazretleri, onları imtihan etmek istedi. Hepsini huzuruna çağırdı, ellerine birer bıçak ve birer de tavuk verip:
— Bunu, gidip hiç kimsenin görmediği bir yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır. Kim daha çabuk gelirse, benim en çok takdirimi o talebem kazanmış olur, buyurdular.
Bıçakla tavuğu alan talebeler hızlıca etrafa yayıldılar ve kendilerine göre, gizli birer yer bularak kesip getirdiler. Fakat o hakkında dedi-kodu yaptıkları, ”Onun bizden ne farkı var” dedikleri talebe Aziz Mahmud Hüdayi, hayli zaman olmasına rağmen ortalıklarda yoktu.
Erken gelenler, kendi aralarında konuşuyorlardı: — Hocanın huzuruna çıkmaya yüzü yok ki, kesip de gelsin. Kim-bilir şimdi nerelerde dolaşıyor, diyorlardı. O talebe, hayli zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu halde kesmeden çıkıp geldi. Tavuğu kesip gelenler ona gülmeye başladılar:
— Bir tavuğu kesmeyi becerememiş, diyorlardı, kendi kendilerine. Üftade Hazretleri sordu: — Herkes kesip geldiği halde, sen nerede kaldın? Hep seni bekliyoruz. Bu zamana kadar neredesin?
O zaman daha talebelik yıllarını yaşamakta olan, daha sonra büyük bir mürşid olacak olan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, şöyle cevap verdi:
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
— Hocam, sizi beklettiğim için ayrıca özür dilerim. Lakin ben, nereye gitti isem beni kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım. En kapalı bir yer dahi bulsam, iyi biliyordum ki Allah (C.C.) beni mutlaka görüyordu. Ve böylece, ordan oraya ordan oraya koştum, sizin emrinizi yerine getiremeden geldim, dedi.
Tabii bu olaydan sonra, anladılar diğer talebeler, hocasının neden en çok onu sevdiğini ve onunla daha fazla niçin alakadar olduğunu .. Başlarını önlerine eğip hata ettiklerini anladılar. Çünkü Allah’a gizli olan hiçbir mekan ve zaman yoktu.
Bu güzel kıssadan şahsıma çıkan hisseyi sizlerle paylaşmak isterim.
Bizler dünya meşgalesi içinde en büyük hatamız, Allah’ın duymadığını ve işitmediğini düşünmemiz. Hâlbuki O, her yerde her şeyi görüyor ve işitiyor. Dolayısıyla konuştuğumuz her şey, yani illâ korktuğumuz, hürmet ettiğimiz birinin yanında değil, normal herkesle ilgili yaptığımız konuşma, öfkelenmelerimiz, kızgınlıklarımız doğrudan Allahu tealaya ulaşıyor.
Aman sadece dilden çıkan kelama değil gönülden dökülen sözlere de dikkat edelim.