AHDE VEFA KALMADI MI DESİNLER?
Meddah: Huzuru hazirun, cemiyeti irfan, laindir, münafıktır, dinsizdir, kafirdir şeytan, şeytanın lainliğine münafıklığına dinsizliğine, Rahmanın Birliğine Eyvallah…
Hak dostum hak diyerek başlayalım söze…
İsim isme, cisim cisme, semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir, yalan gerçek vakit geçer demişler. Canlar geçen zamanın kıymetini bilmek için ‘’Dostlarınızı daima vefa ile hatırlayan sen ol! arayan sen ol, bulan sen, tanıyan sen ol, kucaklayan sen. Şair der ki: Kula vefası olmayanın Hakka vefası olmaz.
Neyse canlar gelelim hikâyemize: İnsanlar Hazreti Ömer'in idaresindeki topraklarda huzur ve mutluluk içinde yaşıyorlardı. Çünkü Hz. Ömer (r.a.) bir koyun zarar görse, benden sorulur, diyor ve kimsenin zarara uğramaması için çalışıyordu.
Bir gün Hazreti Ömer arkadaşlarıyla sohbet ediyorken karşıdan üç kişinin geldiğini! Gördüler, iki tanesi, bir delikanlıyı yaka paça yakalamış, halifenin huzuruna çıkarmak için getiriyorlardı. Meclisteki sahabeler gelenlere dikkatle bakarken o üç kişi Hz. Ömer'in huzuruna gelip durdular.
Halife Ömer (r.a.):
- Söyleyin bakalım gençler, derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu var? Delikanlıyı sıkı,sıkı tutan iki kardeşten biri:
- Efendim, bu getirdiğimiz delikanlı babamızı öldürdü. Babamızın bir suçu olmadığını düşünüyoruz. Çünkü tarlada birlikte çalışıyorduk. Gereken cezanın verilmesini istiyoruz, dediler. Hz. Ömer gence;
- Doğru mu söylüyorlar? diye sordu.
Gencin alnında boncuk, boncuk ter birikmişti.
Üzüntü içinde olduğu belliydi.
Genç: Ya Ömer ben buraya uzak bir köyde yaşıyorum. Bir iş için Medine'ye geliyordum. Atımla ben çok yorulmuştuk. Dinlenmek için hurma bahçelerinin orada mola verdik. Bir ara atımın bir hurma ağacın dalını koparmakta olduğunu gördüm. Hemen engel olmaya çalıştım. Fakat birden bahçe sahibi ortaya çıktı. Elindeki irice bir taşı atıma fırlattı. Taş atımın başına geldi ve düşüp öldü. Atımı çok severdim. Sinirlenmiştim. Ben de o taşı yerden alıp kendisine fırlattım.
Genç ağlamaklı anlatmaya devam etti.
-Lakin ben o taşın onu öldüreceğini düşünemedim. Aslında o anda kaçmak isteseydim kaçardım. Kimsede beni tanımazdı. Ama ben Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu bu dünyada çekmeye razıyım.
Halife Hz. Ömer bir müddet düşündü.
Arkadaşlarına danıştı. Gence: - Dinimizin emirlerine göre cezan, aynı şekilde öldürülmektir, dedi. Genç adam boynunu bükerek:
-Madem dinimizin emri böyledir. Ben bu emre razıyım. Yalnız sizden bir ricam olacak.
Hz. Ömer: Söyle, dedi.
Genç: Yaşadığım köyde korunmaya muhtaç küçük bir kardeşim var. Annemiz ve babamız öldüğü için ona ben bakıyordum. Babamdan miras kalan ona ait olan altınları bahçemde kimsenin bilmediği bir yere gömmüştüm. İzin verirseniz köyüme gidip o parayı çıkarayım. Kardeşimi de birine emanet edeyim ki gözüm arkada kalmasın. Üç gün sonra cezamı çekmek üzere buraya gelmeye söz veriyorum.
Hz. Ömer: Sen şu anda mahkûmsun, seni salıvermemiz imkânsız. Ancak senin yerine kalacak bir kefil bulursan o zaman seni bırakabiliriz.
Bunun üzerine genç orada bulunan sahabe üzerinde bir göz gezdirdi. Orada bulunan sahabeden Ebu Zerril Gifari hazretlerini göstererek:
- Bu zat umarım bana kefil olur dedi.
Hz. Ömer Efendimiz, Ebu Zer hazretlerine döndü:
- Ey Ebu Zer! Bu gence kefil olur musun? Ebu Zer, gencin gözlerine bakarak:
- Evet, kefil oluyorum. Bu çocuğun üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum, dedi.
Bunun üzerine davacı iki kardeşin de rızası alınarak genç adam köyüne gönderildi. Üç gün dolmak üzereydi. Fakat genç gelmemişti. Ölen adamın çocukları, gencin gelmeyeceğini düşünmeye başlamışlardı ve Ebu Zerre:
- Ey Ebu Zer! Kefil olduğun genç nerede? diye sordular.
Ebu Zer: Farkındayım verdiğimiz teminat süresi dolmak üzere. Eğer o genç dönmezse, söz verdiğim gibi o gencin yerine ölmeye hazırım, dedi.
Orada bulunanlardan bazıları:
- Ey Ebu Zer! Kefil olduğun adam gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye, nasıl kefil olursun. Adam bir kere ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi? diye Ebu Zer'i sıkıştırıyorlardı. Bazıları, babası ölen gençlere diyet teklif ettiler:
- Razı olursanız babanızın yerine para verelim. Yeter ki Ebu Zer idam edilmesin, diyorlardı. Fakat gençler, bu teklifi kabul etmediler.
- Babamızın katilinin kanı akmadıkça buradan ayrılmayız, diyorlardı.
Tüm Medine halkı bu olayı duymuştu. Gencin yerine Ebu Zer'in idam edileceğini öğrenmişti.
Şehir halkı çok sevdikleri, peygamberimizin dostu olan Ebu Zer'i kaybedeceklerinin endişesi içindeydi.
Vakit tamam olmuştu. Ebu Zer idam olacağı meydana gelmişti. Herkes heyecanla ve üzüntüyle olayı izliyordu. Hz. Ömer elini havaya kaldırmış ve üzüntü içerisinde idam emrini verdi. "Başla!"
Tam bu sırada ortalığı inleten bir ses duyuldu.
- Durun, durun!
İdamlık genç kan ter içinde koşarak Ebu Zer hazretlerinin ellerine sarıldı. Nefesi tıkanıyor, gözyaşları içinde zor konuşuyordu. Üstü başı sırılsıklamdı.
Yorgun olduğu gözüküyordu.
- Çok şükür, vaktinde yetişebildim. Ne olur, sizi zor durumda bıraktığım için hakkınızı helal edin, dedi.
Orada bulunanlar, kendisinden ümit kesildiği halde bir adamın koşa, koşa ölüme gelmesine hayret ettiler. Aferin delikanlıya, sözünün eri çıktı diyorlar ve işte Mü'min dediğin böyle olmalı, diyorlardı.
Genç: Ben Allah'a ve ahirete inanan biriyim. Elbette sözümde durmalıyım.
Geç kalışım elimde değildi. Köye gidince paraları çıkarıp yetim kardeşimi yakınımıza teslim ettim. Dönüşte yağmur sularından dolayı vadiyi sel bastığını gördüm. Telaş içinde geçecek bir yer aradım. Bulamadım.
Kendimi suya bırakıp bu tarafa zor geçtim. Çok uzun zamandan beridir koşuyorum. Genç, bu sözleri söyleyince yorgunluktan ve telaştan yere yığıldı.
Kendine gelince idam edileceği yere geçti doğruldu ve şöyle seslendi,
- Müslüman olan sözünde durur. Ölümden kurtulan var mı ki ben kurtulayım.
Hem ahirette çekeceğim cezayı şimdi çekeyim. Mahşerde bu gençler yakama yapışıp Rabbimin huzurunda beni mahcup etmesinler, dedi.
Bütün Medine halkı ile beraber babaları öldürülen iki genç de ağlıyordu.
İki gençten birisi:
- Ey halife! Ey Medineliler! Ebu Zer bu gence kefil olmakla örnek bir davranışta bulundu. Babamızı öldüren genç ise sözünde durarak onu mahcup etmedi. Biz de bize yakışanı yapmak istiyoruz. Allah rızası için davamızdan vazgeçiyoruz. Delikanlıyı bağışlıyoruz. Ayrıca diyet (kan parası) da almıyoruz, dediler.
Bu sözler, orada bulunan herkesi sevindirdi.
Olay tatlıya bağlanmıştı. Herkes sevinçliydi.
Ebu Zer'e sorarlar:
- Neden tanımadığın birisine kefil oldun ve bir anda ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kaldın?
Ebu Zer şu cevabı verir: Dünyada ahde vefa kalmadı mı desinler?
İdam edilecek olan gence sorarlar:
- Sen bir kefil bulmuştun, Üç günlük bir süre de almıştın. Kaçsaydın kimse seni bulamazdı. İsteseydin gelmezdin. Neden geri geldin? Kefilin senin yerine idam edilecekti.
Genç şunu söyler: Dünyada mürüvvet kalmadı mı desinler?...
Babalarının katilini affeden ve diyet parasından da vazgeçen gençlere neden böyle yaptıklarını sorarlar.
Gençler şöyle derler: Dünyada kerem kalmadı mı desinler?
HAY HAK…
Canlar: Bir kıssadır mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik ve bu kıssadan nasibimize düşen söz '' Vefa; dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir. Değerli şairlerimizden Abdürrahim Karakoç’un şu sözleriyle hikayemize nokta koyalım
‘’Vefası olmayan, şefkâti olmayan, düşüncesi olmayan, samimiyeti olmayan, gayesi olmayan, cesareti olmayan, imanı olmayan, vicdanı olmayan, güzel ahlâkı olmayan, basireti olmayan, edebi olmayan ve nihayet aşkı olmayan adam olamaz.’’
Efendim Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola! bir dahaki kıssada görüşmek ümidiyle…